Gezi yazısı
ANNEMİN BABAMIN DOĞDUĞU MEMLEKET
Kemal Kahraman

Babam Mestanlıya bağlı Yazla (Letovnik ? Mıralköy) 1935 doğumlu. Annem Kırcalı?ya bağlı Yuvalar (Knezdovo) 1934 doğumlu.
Bize hep memleketlerini, akrabalarını anlattılar. Zamanla bu akrabalarla bağlarımız zayıfladı. Çünkü birbirini tanıyan insanlar azalıyordu. Eskiden çok giden gelen olurdu. Oradan getirilen hediyeleri, pikapları, motorları hatırlıyorum. Babamın, dedemin bahsettiği insanları not almaya çalıştım.

1952 yılında, haklarından vazgeçtikleri yönünde belge imzalatılarak, topraklarını, evlerini bırakıp gelmişler Türkiye?ye. Babam Mestanlı?da Rüşteye?de okumuş iki sene. Mezun olamadan, çıkıp gelmişler. Oradaki öğretmenlerinden de göç edenler olmuş. Ne yazık ki izlerini süremedik. Uzaktan haberlerini aldık, o kadar.

2008 Haziranında Filibe Ulu Camii restorasyonu için davet edildiğim etkinliğe katıldım. Bir otobüsle yola çıktık. Bulgaristan tarafında Türkçenin bu kadar geçerli olması beni şaşırttı. Yanlış hatırlamıyorsam ?Haskovo?ya hoş geldiniz? yazıyordu. Filibe?de ecdad yadigarı Ulu Cami restorasyonu tamamlanıyordu. Eski Filibe?yi gezdik. Bursa, Amasya, Manisa, Edirne gibi geleneksel Osmanlı şehirlerinin bir benzeriydi. Çok iyi korunmuştu. Fakat eski Filibe?nin cami ve mezarlıklarından eser yoktu. Oradaki program bittikten sonra ben gruptan ayrılarak Kırcalıya doğru yola çıktım. Annemin babamın doğduğu ve yetiştiği toprakları, köyleri, şehirleri görmek istiyordum.

Kırcalı?ya geldik. Bizimkiler Kırcaali değil Kırcalı der. Mestanlı?yı gezdik. Yazla?ya (Letovnik) çıktık. Babamların bıraktıkları taş evlerin bıraktıkları gibi durduğunu görmek beni çok hüzünlendirdi. İlk defa görüyordum ama bu başka bir duyguydu. Sanki daha önce gelmiş, buralarda yaşamış gibiydim. Babamların evlerinde sadece bir aile kalmıştı. Orada gördüğüm yaşlı teyze, babamı da, dedemi de tanıyordu. Ama elli senedir görmemişti. Köyün üstünde babamın sık sık sözünü ettiği Akkayalar yerinde duruyordu. Tepeye çıktık. Yayla havasını içimize çektik. Oradan kısmen Kırcaali ve Arda üzerindeki baraj görünüyordu. Arda türküsünü her dinlediğinde ağlardı annem. Babam biraz aşağıdaki Mıralköy ilk mektebine gitmiş, oradan mezun olunca kardeşleri arasında en küçüğü olarak, Mestanlı?daki Rüşdiyeye devam etmişti. Dedem, Ömer Hoca, Balkan harbine ve Çanakkale harbine katılmış, muhtemelen bu yüzden Türkiye?ye gelince soyadını Kahraman koymuşlar. Eşi, yani ninemin adı, Sebile. Oğulları Mustafa, Osman ve babam Sabri. Bir de Sebile halam var. Yani dört kardeşler.

Sonraki gün sıra annemin köyündeydi; Arda kıyısında Yuvalar ( Knezdovo ) köyü. Üst kısmına Şadlar diyorlar. Tarihi Perperek istasyonu ve demiryollarını görerek ilerliyoruz. Köy, Arda üzerine yapılan barajın suları altında kalmış. Kısmen yıkıntı yapılar, mezar taşları görebildik. Uzakta Terziköy?ü gösterdiler. Daha çok yukarıdaki Şadlar kısmını gezdik. Annemi tanıyan bir yaşlıya bile rastladık. O da göç etmiş ama dayanamayıp geri dönmüş. Şimdi burada doğduğu yerde ölmek istiyormuş. Yeşillikler içinde, cennet gibi bir yer. Annemin babası Halil Hoca, burada da hem öğretmen, hem cami hocasıymış. Sosyalizm geldiğinde, ?ya hoca ol ya öğretmen? demişler. O da hocalığı tercih etmiş. Türkiye?de de hocalık yaptı, Aydın Atça?ya bağlı Yağdere köyünün emektar hocasıydı. Yıllar önce kaybettik. Allah rahmet eylesin. Üç çocuğu var . Annem en büyükleri . Diğerleri Ahmet, İsmet. Ahmet dayımı genç yaşta kaybetmişiz, Yağdere köyü mezarlığında yatıyor.

Yuvalar?ın üst kısmında, annemin çokca bahsettiği, çocukluk anılarında önemli yer tutan Yumrukaya, yerinde duruyordu. Bol bol fotoğraf çektim. Ceviz ağaçları her yeri kaplıyordu.

Bir de babamın anlattığı yerler arasında önemli yeri olan Cebel?i gezdik. En çok Mestanlı?yı gezdim ve orada Martı otelde kaldım. Buralara gelmekte çok geç kaldığımı, ihmal ettiğimizi anladım. Daha da önemlisi elli yıldır buraya gelmeyen anneme babama, doğup büyüdükleri memleketi göstermeye karar verdim.

Bir sonraki yıl Eylül ayında, bir ramazan günü annem, babam ve ben, bir otobüsle Kırcaali?ye geldik. İstanbul?dan altı saat kadar sürmüştü. Halbuki Nazilli?den İstanbul?a oniki saatte gelmişlerdi. Bulgaristan İstanbul?a Türkiye?nin çoğu şehrinden daha yakındır fakat farkında değiliz. Annem babam çok sevindiler, duygulandılar, bana dua ettiler. Zaten amacım onları memnun etmekti. Elli sene sonra ilk defa ata yurtlarına geliyorlardı. Bunu ancak yaşayanlar bilir. Babam Mestanlı?yı, okulunun bulunduğu yeri, tren istasyonunu hep hatırladı. Biraz buralarda kalsa Bulgarcayı da hatırlayacağından eminim. Çünkü hemşerileriyle konuşabiliyordu.

Yazla?ya çıktık. Bugünkü adıyla Letovnik?de hala duran evleri gördü. İşin tuhaf yanı Türkiye?de, Aydın Kuyucak?ta onlara tahsis edilen göçmen evleri bu evlere çok benziyordu. Demek ki dönemin yapı tarzı böyleydi. Orada hala yaşayan ve babamların çocukluğunu hatırlayan yaşlı teyzeyle konuştu. Tekrar gelmemiz lazım diyerek ayrıldık. Ertesi gün annemin köyüne gittik. Yani Yuvalar köyüne. Annem sular altında kalan köye gelince çok duygulandı. Mezarlığın yerini biliyordu. Kısmen dışarıda kalmıştı. Kurtarılan mezar taşları sağa sola serpiştirilmişti. Annem için bu ziyaretin anlamı daha başkaydı. Çünkü annesi bu mezarlıkta yatıyordu. Genç yaşta, daha buralarda iken kaybetmişti annesini. Babası Halil Hoca, genç yaşta olmasına rağmen, Türkiye?de hiç evlenmemiş, elli yıl boyunca hocalık yaparak Atça Yağdere köyüne hizmet etmişti. Eşi ise burada, Bulgaristan?da, muhtemelen baraj sularının altında yatıyordu. Annem bir kenara oturup sessizce ağladı, dua etti.

Oradan Mestanlı?ya döndük. Kırcalı ve Mestanlı?yı gezdik. Cebel?e gittik. Sonunda dönüş günümüz geldi. Babamlar memleketlerini çok özlemişlerdi. Çok memnun oldular. Bir kez daha anladık ki bağlarımızı koparmamak gerekiyor. Akrabayla, dostla, memleketle. İnsan onlarla anlam kazanıyor. Yaşımız ilerledikçe bunun önemini daha çok anlıyoruz.